Dışişleri Bakanlığı: “BMBG’nin Ada’daki görev süresinin uzatılması için Kıbrıs Rum tarafının onayının alınması, ancak Ada’nın diğer ortağı Kıbrıs Türk tarafıyla istişare dahi edilmemesi Ada’daki gerçekleri yansıtmamaktadır ve Kıbrıs Türk tarafı açısından kabul edilmezdir” Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Ada’daki Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün (BMBG) görev süresini 31 Temmuz 2018 tarihine kadar uzatan 2398 (2018) sayılı kararını 30 Ocak 2018 tarihinde oy birliği ile onaylayarak kabul etmiştir. Karar’da “Kıbrıs Cumhuriyeti ve Hükümeti” ne atıfta bulunulması, BMBG’nin Ada’daki görev süresinin uzatılması için Kıbrıs Rum tarafının onayının alınması, ancak Ada’nın diğer ortağı Kıbrıs Türk tarafıyla istişare dahi edilmemesi Ada’daki gerçekleri yansıtmamaktadır ve Kıbrıs Türk tarafı açısından kabul edilmezdir. Bir yandan iki tarafa eşit mesafede durduğunu iddia eden BM’nin diğer yandan taraflardan sadece birinin onayını araması büyük bir çelişki teşkil etmektedir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından sergilenmekte olan bu yanlı ve çelişkili tutum sona erdirilmediği ve Ada’daki iki tarafın siyasi eşitliği kabul edilmediği sürece Kıbrıs’ta adil ve kalıcı bir anlaşmaya varma çabaları sonuç vermeyecektir. Karar, Kasım 2017’de yayınlanan BMBG’nin stratejik açıdan gözden geçirilmesine ilişkin rapora ve içinde yer alan tavsiyelerin uygulanmasına tam destek vermektedir. Bu bağlamda, söz konusu rapora ilişkin BM yetkilileriyle gerçekleştirdiğimiz görüşmelerde de ifade ettiğimiz üzere, gözden geçirilmesi gereken hususun BMBG’nin genel işleyişinden öte, esasen Barış Gücü’nün mandası olması gerektiğini yinelemek isteriz. Bu doğrultuda, BM’nin Kıbrıs Türk tarafıyla olan ilişkilerini düzenleyen ayrı bir Güçler Statüsü Anlaşması (Status of Forces Agreement) imzalaması ve Ada’nın her iki tarafını ilgilendiren tüm konularda Kıbrıs Türk tarafının da rızasının aranması elzemdir. Kararın müzakerelere ilişkin bölümünde, Haziran-Temmuz 2017’de gerçekleşen Kıbrıs Konferansı’nın kapsamlı bir çözümle sonuçlanmadığı ifade edilmiş olmasına karşın, taraflar “iki-toplumlu iki-kesimli federal bir çözüme ulaşmaya yönelik bağlılıklarını yenilemeye” teşvik edilmektedir. Halbuki, 50 yılı aşkın bir süredir yürütülen müzakerelerin son aşaması niteliğindeki Kıbrıs Konferansı’nın çökmesiyle birlikte söz konusu parametreler altında bir çözüme ulaşma ihtimali de ortadan kalkmıştır. Kıbrıs Rum tarafının Ada’yı Kıbrıslı Türklerle paylaşmak istemediği ve bu yaklaşımın da değişmeyeceği Crans-Montana’da bir kez daha ortaya çıkmıştır. Diğer yandan, Kıbrıs Rum tarafının, Kıbrıslı Türklerin geçmiş acı tecrübelerin tekrar etmemesi amacıyla devamını talep ettiği Anavatan Türkiye’nin etkin ve fiili garantisi konusundaki toptan retçi tutumu Kıbrıs’ta sürdürülebilir bir anlaşmaya varılmasını önleyen önemli bir unsurdur. 50 yıldır başarısızlığı ispatlanmış bir yaklaşımla farklı sonuç almayı beklemek anlamsız olduğu kadar büyük bir zaman kaybı teşkil etmektedir. Aynı esas ve yönteme dayalı bir müzakere süreci, Kıbrıslı Türklerin insanlık dışı izolasyon ve ambargolar altında yaşamaya devam etmesi anlamına gelecektir ve bu yaklaşım kabul edilemezdir. BM’nin ise bu gerçekleri açıklamaktan imtina etmesi, kendisinin dahi kabul edilemez olduğunu raporlarında kayda geçirdiği statükonun devam etmesini sağlamak anlamına gelmektedir. Söz konusu Güvenlik Konseyi Kararı’nda ayrıca, bir önceki kararda olduğu gibi henüz hayata geçmemiş olan askeri Güven Artırıcı Önlemlerin hayata geçirilmesi çağrısı yapılmaktadır. Aynı şekilde Güven Artırıcı Önlemlerin, Rum tarafının gerekli adımları atmamakta direnmesi nedeniyle uzun süredir hayata geçirilmediği hususu mevcut Karar’da yer almamaktadır. Öte yandan, Ara Bölge’de bulunan mayınların temizlenmesine yönelik yapılan çağrı bağlamında, bu konuda bazı öneriler yapıldığı ve müspet girişimler başlatıldığı kaydedilmiş olsa bile, bahsekonu olumlu adımların Kıbrıs Türk tarafından yapıldığı belirtilmemektedir. Bu ihmal, Karar’ın bir kez daha Kıbrıs Rum tarafını asgari ölçüde rahatsız edecek üslupta yazılmaya özen gösterildiğinin bir göstergesidir. Son olarak, Birleşmiş Milletler aracılığıyla “statükoyu kırma” adı altında yürütülen müzakerelerin, statükoyu muhafaza eden yegane unsur haline geldiğini bir kez daha vurgulamakta fayda görmekteyiz. Bu anlayışla, çözüm sürecinden farklı bir sonuç elde edilmesi ve Ada’nın bölgede bir güvenlik, istikrar örneği olması istenmesi halinde, yıllardır yapılan aynı hataları yapmaktan imtina edilmesi suretiyle olabilecek alternatiflerin değerlendirilmeye başlanması büyük önem arz etmektedir.